6 Mart 2011 Pazar

Afrika'nın renkli yüzü Fas

"Bir tren sesi, vapur sesi, uçak sesi, kısacası, bir yol sesi duymaya göreyim, yüreğim pır pır... O yol sesi ister çoook uzaktan, dünyanın öbür ucundan gelsin, ister çok yakından, yaşadığım İstanbul’un hemen yanı başından. Yeter ki gelsin... O ses geldi mi, yolculuk başlamıştır bile: yüreğimde, kafamda, düşlerimde, içimde. Artık kollarımı kocaman açıp, bilinmeyeni kucaklamaya hazırımdır. Gidilecek yer önemli değildir. Önemli olan gitmektir." diyor yazar Zeynep ORAL... Bu sefer o ses Fas'tan, renklerin, zıtlıkların güzel ülkesinden geldi, bizde yola koyulduk...
Fas, Güney Afrika'dan sonra yaşlı kıtanın en gelişmiş ülkesi. Nüfus 35 milyon civarında ve çoğu genç. Kraliyet ile yönetiliyor. Arapça, Fransızca, İspanyolca ve yerel halk tarafından konuşulan Darıca ile 4 dilin konuşulduğu bir ülke. Tarım, hayvancılık, turizm başlıca gelir kaynakları arasında yeralıyor. Para birimi, Dirhem (1 Euro = 10 Dirhem). Narenciye üretiminde dünyada ilk sırada, zeytincilikte Türkiye ve İspanya ile birlikte ilk üçte yeralıyor ve tüm dünyanın fosfat ihtiyacının %70 kadarı Fas'tan sağlanıyor. Fas, aynı zamanda çok güvenli bir ülke ve polisler genellikle silah taşımıyor.
Bizim yolculuğumuz 11 Şubat'ı 12 Şubat'a bağlayan gece başladı... 12 Şubat'ta Air Arabia ile Casablanca'ya doğru yola çıktık. 5 saat sürecek olan yolculuğumuz biraz rötar ve uçak kalkmadan önce okunan "Sefer Duası" ile başladı. Sabaha karşı Casablanca'ya vardığımızda yorgun ama heyecanlıydık. Biraz uykudan sonra sabah ilk durağımız olan Marakeş'e doğru yola çıktık...


Marakeş = Keşmekeş
Marakeş, Fas'ın turizm başkenti. Marakeş'te binalar toprak renginden başka renge boyanamıyor. Hatta taksiler ve tabelalar bile toprak renginde. Bu nedenle Marakeş'e "Kızıl Şehir" deniyor. Şehrin diğer bir adı da "Palmiye Şehri", bu ismini de şehirde heryerde görebileceğiniz palmiye ağaçlarından alıyor. Nüfusu 1.5 milyon ancak yazları 3 milyona çıkabiliyor. Hollywood'un film stüdyoları burada ve pek çok filmin galasına da ev sahipliği yapıyor bu güzel şehir... Marakeş'te ilk durağımız zeytinlikleri ve yapay göleti ile ünlü Menara Park oluyor. Atlas dağlarındaki karın erimesiyle gelen su burada yapay gölette toplanıyor ve bu su zeytinlikleri sulama da kullanılıyor. Göletin içinde yaşayan oldukça iri balıklar var, ekmek attığınızda ağızlarını kocaman açıp bir lokmada yutuveriyorlar.



Marakeş'te ikinci durağımız yılan ve maymun oynatıcıları, kalabalığı ve tarihi çarşısı ile ünlü "Sonsuzluk Meydanı" oluyor. Fransız sömürgesi zamanında idamların yapıldığı meydan, acı günleri geride bırakmış gözüküyor. İlk dikkatimizi yılan oynatıcıları çekiyor, zaten ellerinde yılanlarla o kadar rahat yanınıza yaklaşıyorlar ki dikkat etmemek elide değil. Yaparım, yapamam derken Tuba'nın da cesaretlendirmesiyle hayatımda ilk kez bir yılana dokunuyorum hatta dokunmakla da kalmayıp, boynuma asıp bir de fotoğraf çektiriyorum. Boynumda kalan serinlik hissi uzun süre gitmiyor...



Meydan'da dolaşırken ellerindeki şırıngalarla kına yakan kadınlara denk geliyoruz. Birbirinden güzel motifleri 1-2 dakika içerisinde elinize oya gibi işleyebiliyorlar. Buradan da elimiz boş dönmüyoruz tabii ki :)


Kalabalığın arasında ilerlerken çarşıya giriyoruz. Bana biraz kapalı çarşıyı hatırlatıyor burası. Deri çantalar, seramik tabaklar, hediyelik eşyalar satan dükkanların arasında içeriye doğru ilerliyoruz. Etraftan bir anda "İstanbul" ve "Merhaba" sesleri geliyor. Türk olduğumuzu hemen anlayabiliyorlar. İstanbul ya da merhaba bir derece de "Hasan Şaş" diye bağıran satıcı bizi epey güldürüyor.

Çarşı içinde aradığım bir "Bitki Eczanesi" olduğu için daha da dikkatli bakarak bu yeri bulmaya çalışıyorum. Bitkisel ürünler satan bir kaç yer gördükten sonra elimdeki kutuyu gösterip aradığım yeri öğrenmeye çalışıyorum, iyi ki de soruyorum çünkü kendi başıma bulmam imkansız olan bir yeri tarif ediyorlar. Daracık bir sokaktan içeriye doğru biraz ilerledikten sonra beyaz önlüklü birilerini görünce rahatlıyorum :) Burası 3 katlı bir "Bitki Eczanesi". İsmi "Rosa Huile" Gül Yağı gibi bir anlamı var. Elimdeki kutuyu gösterince ikinci kata çıkıyoruz. Burada kavanozların içerisinde kurutulmuş bitkiler, yağlar ve çeşitli hastalıklar için hazırlanmış pomatlar var. Ben aradığım egzema kremini bulunca çok seviniyorum.  Burada Fas'a özgü bir ağacın meyvesinden elde edilen "Argan Yağı" ndan yapılmış sabun ve kremleri bulmakta mümkün. Sabun ve kremlerden (80 Dirhem) aldıktan sonra meydana geri dönüyoruz.


Çarşının çıkışında portakal, greyfurtlar ile dolu arabalarda meyve suyu satanlar sıcağın etkisiyle susamış olan bizleri kendine doğru çekiyor. Portakal suyu (10 Dirhem) çok lezzetli ve bizdekilere göre daha tatlı. Greyfurt suyu da aynı şekilde daha tatlı. Meydanda ayrıca önünde dişlerle gülümseyerek duran bir amcada dikkatimizi çekiyor, sonrasında öğreniyorum ki kendisi "seyyar dişçi" , önündeki tezgahta çektiği dişleri gururla sergiliyor...

Hava kararmaya başlarken meydanda değişik kokular ve dumanla karşılaşıyoruz. Sofralar kurulmaya başlamış, yılanlar-maymunlar ortadan kalkmış yerini salyangoz çorbası satanlar almıştı. Kokusu bize çok ağır geliyor ama Fas'ta salyangoz çorbasının çok popüler bir yemek olduğunu öğreniyoruz.

Kütübbiye camii'ne gitmek istiyoruz ancak Fas'ta camiiler sadece namaz vakitleri açıldığı için zamanımızı fayton turu yaparak değerlendirelim diyoruz. Fayton'u kullanan Fas'lı aynen çarşıdakiler gibi Türk olduğumuzu bir çırpıda anlayıp bize Behlül'ü soruyor. Anlıyoruz ki Türk futbolundan sonra Türk dizileri de Fas'ta oldukça popüler... Eski şehri faytonla gezmeye başlıyoruz, hava serin ama caddelerde fayton ile ağır ağır ilerlemek te bir o kadar keyifli... Sempatik faytoncumuz bizi Kütübbiye Camii'nin önünde bırakıp, bir de fotoğrafımızı çekiyor :)


Kütübbiye Camii, Marakeş'te sokakların kesiştiği bir noktada bütün ihtişamıyla karşımızda duruyor. Akşam namazından sonra yemek için çarşının girişinde yeralan "Riad Ömer" isimli restauranta gidiyoruz. Dışarıdan pek beğenmesem de içine girince ortasında güzel bir avlu ile otantik bir restaurant karşılıyor bizi... Akşam yemeğine baharatlı salata, zeytin, patates ile başlıyoruz. Devamında pek bizim damak zevkimize uymayan "Pastila" geliyor sofraya. Pastila, tavuk, hamur ve tarçından oluşan bir yemek... Tavuk yerine elma olsa süper bir tatlı olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Izgara et ve hamurlu tatlılardan sonra sıra bu yorgunluğu almasını beklediğim çaya geliyor. Fas'ta nane çayı içseler de biz klasik siyah çay istiyoruz. Bize servis yapan Fas'lı hanım çayı oldukça yukarıdan ve köpürterek bardaklarımıza dolduruyor. Demleme çay diye içerken Lipton etiketlerini görüp biraz hayal kırılığına uğrasak ta çakıtırmıyoruz. 3 saatlik bir yolculuğun ardından Casablanca'ya geri dönüyoruz.
Rabat
Rabat, Fas'ın siyasi başkenti. Devlet adamlarının ve gelir düzeyi yüksek kişilerin yaşadığı şehir. 13 Şubat sabahı Casablanca'dan Rabat'a doğru yola çıkıyoruz. Rabat, Casablanca'ya göre daha temiz ve modern görüntüsüyle bizi karşılıyor. Biraz ilerledikten sonra devasa dalgaları ve uçsuz bucaksız maviliğiyle Atlas Okyanusu'nu görüyoruz. İlk ziyaret edeceğimiz yer Rabat'ın eski şehri. Fas'ta eski yerleşim yerlerini harap etmeden yeni şehri inşaa ettiklri için eski "medina" lar hala ayakta ve geçmişten gülümsüyorlar size... Eski şehrin daracık sokaklarında ilerlemeye başlıyoruz, mavi-beyaz boyalı evler ve muhteşem kapıların yer aldığı daracık sokaklardan ilerlerken bir masal ülkesinde gibi hissediyor insan..


Okyanusa yaklaştığımız noktada dünyanın birbirine en yakın iki şehri olan Rabat ve Sale'yi görüyoruz. Biraz ilerledikten sonra okyanusa biraz yukarıdan bakabileceğimiz bir düzlüğe ulaşıyoruz. Atlas okyanusu tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor. Hafif esen rüzgarla birlikte sanki kendimi bir martının kanadına tutunmuş gibi hissediyorum. Okyanus kıyısında futbol oynayanlar, surf yapanlar ya da ordan oraya koşturanları görmek mümkün... Derin bir nefes alıp okyanusu içine çekmek istiyor insan...Fotoğraf çekip, okyanus havası aldıktan sonra geldiğimiz o güzel sokaklrdan geri dönüyoruz.



Dönüşte yolumuzun üzerindeki bir galeriden Fas kapılarının olduğu posterler satın alıyoruz (70 Dirhem). Okyanus kıyısından Hasan II Camii'ne doğru yola koyuluyoruz. Avlusunda bitmemiş bir camii inşaatı olan Hasan II Camii'nin hemen yanında Fas'ın eski kralları olan Hasan II ve babasının mezarlarının bulunduğu bir türbe var.


Camii ziyaretimizden sonra aracımıza binip Bizanslılardan kalan antik siteye doğru yola çıkıyoruz. Surlarla çevrili kale daha kapıdan girerken yeşilliğiyle şaşırtıyor bizi.


Palmiye ağaçları ve yeşilliklerin arasında aşağı doğru indikçe antik kalıntıları görmeye başlıyorsunuz. Bizanslılardan kaleyi alan müslümanlar kalenin ortasına bir camii inşa etmişler. Camiinin minaresi günümüzde üzerindeki leyleklere ev sahipliği yapıyor. Kalenin yanından geçen nehre doğru baktığınızda tepede keyif yapan çok sayıda leyleği görmek mümkün. Nedendir bilinmez bu yerleşim alanı pek çok leyleğe ev sahipliği yapıyor hatta nehrin adı bile leyleklerin seslerinden esinlenilerek konulmuş.




Tam da leyleği havada görsem keşke derken, kanatlarını açmış havada süzülen bir leylek gözüme takılıyor. Daha gezecek çok yer, görecek çok memleket ve tanıyacak çon insan var dercesine tepemizde bir daire çiziyor.
Aşağıya doğru ilerlediğimizde yaşlı bir amca ve kedilerine rastlıyoruz. Hemen yanıbaşlarında da küçük bir havuz var. Yaşlı amca elinde yumurta ile gelip havuza atıyor, biz merakla beklerken havuzun içinden yılan balığı görünüyor.


Yeşili ve leyleği bol kaleden yavaş yavaş ayrılıp yine düşüyoruz yollara...Tanca'ya doğru 3 saat sürecek olan yolculuğumuz başlıyor...
Tanca (Tanger)
Tanca'ya doğru giderken yol boyunca zeytinlikler ve ağaçlarla dolu olan manzaraya şaşırıyorum. Fas'a gidiyorum diye blog'a koyduğum çöl resmi aklıma gelince gülüyorum. Fas'ı çöl beklerken yeşil bulmak sürpriz oldu bana :) Bugün 14 Şubat, hem sevgililer günü hem de en sevgilinin doğum günü... Tanca'yı gezdikten sonra Fez'e 7 saatlik bir yolculuk yapacağız. Tanca, çok güzel bir şehir, nüfusu 800 bin civarında. Tanca'ya Avrupa'nın giriş kapısı deniliyor, İspanya'ya çok yakın olmasının bunda etkisi büyük. Hatta bu nedenle Tanca'da ikinci dil Fransızca değil İspanyolca. Tanca'da ilk olarak Cebeli Tarık Boğazı'nı görüyoruz. Karşıda İspanya çok net olarak görülebiliyor. İspanya-Fas mesafesi bu arada sadece 14 km. Tanca'dan 40 Euro'ya 35 dk'da İspanya'ya giden feribotlar olduğunu da öğreniyoruz burada.


Tanca'nın çok güzel bir sahili var, zaten okyanus başlıbaşına güzel...




Sahilde biraz yürüdükten sonra Herkül Burnu ve Marec el Bahreyn'e doğru yola çıkıyoruz. Herkül burnu, gezinin en güzel noktalarından biriydi benim için, okyanusa yakın olmak, esen rüzgar ve dalga sesleri bana huzur verdi. Bir an için martı olup uçmak istiyor insan...





Herkül burnunun girişinde herkül resmi ile birlikte bir mağaraya doğru giriyorsunuz. İlerlediğinizde okyanus kenarına inmiş olduğunuzu görüp şaşırabilirsiniz. Okyanus ve mağaranın birleştiği noktada kaya tam Afrika kıtası şeklinde bir kapı gibi açılıyor okyanusa...


Herkül burnundan sonraki durağımız iki denizin birbirine karışmadığı yer olan Marec El Bahreyn. Burada tatlı ve tuzlu su birbirine karışmıyor. Burada bir balık lokantasında lezzetli okyanus balıklarının tadına bakıyoruz. Ardından okyanus kıyısından ayrılıp, Fez'e doğru yola çıkıyoruz.


Fez
Fez, Osmanlı döneminde Fas'ın başketi imiş. Şuanda da Fas'ın ilim başkenti olarak tanımlanabiliyor. Savaşlar sırasında Fez şehri hep ayrı tutulmuş ve buradaki insanlardan ilim ile meşgul olmaları istenmiş. Belki de bu nedenle Fez, dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Ortaçağ İslam kentlerinden biri olma özelliğini taşıyor. 1981 yılında UNESCO dünya mirası listesine alınmış olan Fez aslında üç şehirden oluşuyor: 8. yy'da II.İdris tarafından kurulan Fezü'l-Bali (Eski Fez), bundan beşyüz yıl sonra Merinilerin eski kent duvarlarının dışına inşa ettiği Fezü'l-Cedid (Yeni Fez) ve 20.yy'da Fransızların kurduğu Ville Nouvelle. Eski Fez'i görmek hepimizi heyecanlandırıyor. 8000 sokaktan oluşan bu eski şehirde kendinizi kaptırıp kaybolmanız çok kolay...Sağlı, sollu dükkanların arasından kıvırılarak kendimizi kalabalığa doğru bırakıyoruz. Dikkatimi çeken bir ayrıntı var: burada hemen her dükkanda kralın fotoğrafları asılı, kral avlanırken, kral çocuğunun doğum gününde ya da kucağında bebeğiyle... Sevgiden mi korkudan mı pek anlayamıyorum ama bana ilginç geliyor...







Fez'de Fas'ın ünlü yemeği "kuskus" yeme şansımızda oluyor hem de Fas'lı bir ailenin evinde. İsmi kuskus olsa da bizim bildiğimiz kuskusla hiç ilgisi yok. Çok ince bulgurun buharda haşlanması ve üzerine haşlanmış et ve sebzelerin konulması ile hazırlanıyor. Çok lezzetli olduğunu da belirtmeliyim.

Fez ziyaretimizin ardından başladığımız yere Casablanca'ya doğru uzun bir yolculuğa çıkıyoruz...
Casablanca
1515'te Portekizliler küçük bir kent inşa ederek adını Casa Branca (Beyaz Ev) koymuşlar. 18. yy'da buraya yerleşen İspanyollar bu adı Casablanca olarak sürdürmüşler. İsmi araplarda bozmamış ve bu güzel kente "Darü'l Beyza" demişler... Casablanca, Fas'ın endüstrü başkenti ve 3.6 milyon nüfusu ile Afrika'nın Kahire'den sonra en büyük şehri. Casablanca'da çok güzel bir kıyı şeridine sahip, sahilde yürümenin ve okyanusu doyasıya seyretmenin keyfine diyecek yok. Şehrin en görülesi yerlerinden biri de Hasan II Camii. Casablanca'daki bu camii okyanusun üzerine inşa edilmiş ve Mescid-i Nebevi'den sonra dünyanın en büyük camiisi olma özelliğini taşıyor.  Fransız mimar Michel Pinseau tarafından tasarlanan camiinin yapımına 1980 yılında başlanmış ve 8 yılda tamamlanmış. Minarede 210 m yüksekliğe kadar çıkan cam bir asansör bulunuyor ve tepesindeki yeşil lazer ışığı geceleri kıbleyi gösteriyor. Okyanusun sesi ve esintisi ile birleşen camiinin muhteşem görüntüsü insana huzur veriyor...






5 günde 5 şehir gezdiğimiz Fas'tan ayrılmaya saatler kala içimiz biraz buruk havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Yaşlı kıta Afrika'ya ilk ziyaretim beklediğimden çok daha keyifli ve çabucak gelip geçiyor. Ne zaman, nasıl kısmet olur bilinmez ama tekrar görüşmek üzere güzel kıta diyerek biniyorum uçağa...